Bu vicdan kimin?

04 Ağu 2009

vicdanGeçenlerde bir arkadaşımla hasbihal etmek için bir araya geldik.Öylesine havadan sudan konuşurken konu “vicdan” kavramı üzerine geldi bir şekilde.

Arkadaşım konu üzerinde mütealalarını anlatırken benim aklıma birden “Size gönüller veren O’dur” ayeti kerimesi düşüverdi.Tahmin ediyorum ki gönül ile vicdan aynı şey.Hani deriz ya “vicdanım sızladı”,aslında sızlayan gönlümüzdür, gibi.

Yaptığınız her ne kadar size doğru gibi gözükse bile Hak katında doğru görülmüyorsa vicdanınız ile başınız dert de demektir.Çünkü orası size hep gerçeği haykırır.O zaman şöyle bir soru ile karşı karşıya kalırız;

İçimde benden farklı düşünen ve bana itaat etmeyen bir şey mi taşıyorum?

Cevap;evet.

İçimde doğruyu yaptığım da beni tasdikleyen aksi istikamette yapılanları onaylamayan bir karar mekanizması var.İşte ben buna gönül veya vicdan diyorum.Bana verilen bu yüce duygu için yaratıcıya çok teşekkür ediyorum buradan.

Eğer ki secde etmeye sebep bulamayanlar olursa bunu bir düşünsünler derim.

Yaşadığımız yüzyıl içerisinde bununla ilgili üzücü bir örnek verebilirim.

Yanılmıyorsam bir Afrika ülkesinde (Sudan) karnı aç olan bir çocuğun BM yemek kampına gitmeye çalışırken arkasında onun ölmesini bekleyen bir akbaba karesini fotoğraflayan kişinin (Kevin Carter),o çocuğa yardım etmeden orayı terk edip gitmesi doğrumuydu?Hayır değildi.

İşte bunun doğru olmadığını (vicdanı rahat bırakmamış) kendisi de bir zaman sonra anlamış,içinde ki bu sesi susturamayınca intiharı seçmiştir.Tabi üzücü durumlar bunlar.

Bu yazıyı yazarken beni düşündüren veya kendi kendime sorduğum başka bir şey daha var.

İntihar etmelerini istemeyiz elbette ama bu bizim laik faşizanlar bir gün olsun eza ve cefa çektirdikleri malum kesimden dolayı vicdani bir rahatsızlık hissediyorlar mı dır?

Ve ya,

Akşam olup başlarını yastığa koyup uyuduklarında bu kişilerin halleri gece rüyalarına giriyor mu dur?

Gerçi bunlar yüzsüz ve gamsızdırlar.Ben onların farkına varamadıkları bir vicdanları olduğunu düşünüyorum.

Bu intihar etmekten daha kötü gibi duruyor.


Nafile İbadetlerin bir başka yönü

26 Tem 2009

Nafile ibadetlerde devamlılık sağlayabilen kişiler bazı hassas,faziletli keşif ve duygulara sahip olabilirler Allah lutfu ile.
Nafile ibadetlerin hikmetlerinden biriside mevcudu muhafaza etmek ve kulluk bilincinde disiplinli bir hali elde edebilmektir.

İbadetlerde sistematik bir uygulama, ardından nice hassasiyetler getirebilir-getirir.

Bir şeyin fayda ve zarar noktasında ki tesirini öğrenebilmek için herhalde o konuda derinleşmek esastır.

Örneğin, siz namazlarınızı zamanında eda etmek gibi gayrete sahip iseniz vakit girdiğinde her geçen zaman dilimi sizin için bir iğne hükmünü taşır ve rahatsız eder durur.Bir an önce namazı kılmanız gerekmektedir.Bunu yaptığınızda sadece görevi yerine getirmekle kalmaz bazı huzur ve fazilet verici durumlara da haiz olabilirsiniz.

Mesela okulda hocanız size ödev verir ve verilen bu ödevi belirli vakte kadar ifa etmeniz gerekmektedir.Size verilen bu sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirerek geçerli bir not almanız lazımdır.İşte ibadetlere de bu anlayış ile yaklaşırsak bu konuda sorumluluk duygusuna belki kavuşabiliriz.

Kişi nafile ibadetleri yapa yapa gitgide hassaslaşır ve manevi sorumluluğun getirdiği ağırlık sırtımızda hissedilmeye başlar.O hale gelirsiniz ki ,artık kendinizde bu nafileleri terk etme lüksü görmezsiniz-göremezsiniz.

Çünkü mesele artık tercihlerden öteye geçmiş bizim için yapılması zorunlu olan vazifeler haline gelmiştir.Kaçırdığınız bir nafile ibadet aslında sizin vazifenizi veya vazife yerinizi terk etmek gibidir, öyle hissedersiniz.Belkide üzülür ağlarsınız.Bu hal aslında bizim Rabbimiz ile aramızdaki bağın gitgide ne kadar kuvvetli hale geldiğiniz göstermektedir.

Artık mesele yaptığınız veya ifa ettiğiniz vazifenizden tat alma (feyz) haline dönebilir.

Bu sizin samimiyetinizin sadece bir nebzecik karşılığıdır.

Bu zaman dilinize bir bal sürülür (manen) bunun sebebi sizi bu tatlılığa mest etmektir ki geri dönüşünüz olmasın ve daha da aşk ile bunun peşine düşebilesiniz.Zaman sonra ibadetlerin bir amaç değil gayeye ulaşmak için birer araç olduğunu fark edersiniz yada fark ettirilirsiniz.

Aslında işin özü yaptığınız ibadet beğenilmektedir ve daha çok niyaz etmeniz istenerek mevkiniz arttırılmaktadır.Sonrası kul ile Rabbisi arasında gelişen şeylerdir.

Buraya kadar inşaAllah durumu aksettirebilmişizdir acizane.

Şimdi bu halde olan bir zatı düşünelim ki farz olan ibadetlerini terk edebilsin!…

Bu teknik olarak mümkün gözükmemektedir.


Hastalıklara ve Üzüntülere karşı mukavemet

26 Tem 2009

“Güldürende ağlatanda O’dur” Ayeti Kerimesi üzerinde biraz mütaala edelim istedik.
Konu başlığımız ile yukarıda zikretmiş olduğumuz ayeti kerime arasında bir bağ varmıdır yokmudur?Bunu arayıp bulmaya çalışalım.

Önce maddi yani bedene tesir eden hastalıkların sebeplerinden beklide sadece bir tanesini inceleyecek veya düşünecek olursak karşımıza şöyle neticeler çıkabilir.

Evvela yeni doğmuş ve akabinde çeşitli hastalıklarla tanışmış bir bebeği göz önüne alalım.

Bu çocuk zaman içinde soğuktan,sıcaktan veya biz yetişkin insanları beklide hiç etkilemeyecek küçücük şeylerden veya bizleri de etkileyecek hastalıklardan muzdarip olabilir.

Mesela hasta olan bir bebeğe doktor genellikle iğne türü şeyler vermez.Çünkü direk iğnenin haplara göre etkisi daha fazla olur.İlk önce iğnelere müptela olmuş olan bu bebek aynı tür veya başka tür hastalıklara yine maruz kaldığında hap tedavisi uyguladığımızda göreceğiz ki pek etkisi olmayacak hastalığı belirli bir süre sonra geçecek olsa da ,bu biraz zaman alacaktır.

İğneye alışmış olan bu küçük beden büyüdükçe hastalığının ağırlığı da haliyle artacaktır.Bu sefer küçükken almış olduğu iğneden dolayı vücudu ona göre bir mukavemet geliştirmiş olacak ve artık iğnenin de hastalığının iyileşme sürecinde etkisinin zaman içinde görülmesi yani kısa değil de uzun zaman içinde etkisini göstereceğine şahit olacağız.

Halbuki biz ilk önce iğne değil de hap tedavisi uygulamış olsaydık en başında ,bu süreç normal olarak işleyecek ,gerekli olan tedavinin gerekli ilaçlarla yapılmasından dolayı bir sıkıntı çekmeyecektik.

Penisilin çok ağır hatta vücuda uygun olurmu olmazmı diye testten geçirilen bir ağrı kesici türden iğnedir.Zamanında iğne ile tedavi olan bir kişinin bağışıklık kazanmış olan vücudu artık çektiği ağrılarından dolayı daha fazla dozajlı bir iğneye ihtiyacı olacaktır.

Buradan da anlıyoruz ki hastalıkların aslında geliş hikmetlerinden biriside ileriki dönemlerde karşılaşacağı hastalık türü veya bedeni zorlayacak türden şeylere karşı güçlü,kuvvetli olmasıdır.Ona göre beden direncini arttırıyor.

Mesela Sibirya soğuğunda yaşayan bir kişinin çok sıcak olan bir ülkede bedenen çekeceği sıkıntıları düşünelim.Akside böyle olur.Mesela bazı soğuk ülkelerde yaşayan insanlar çocukları doğduktan sonra çok soğuk bir havuzun içine atarlarmış.Sebebi soğuk iklimde yaşadıkları için şimdiden onun buna hazırlıklı olması.

Hulasa bizlere isabet eden bu tür şeyler bedenen bizim hayatın yaşamsal getirilerine karşı mukavemetimizi arttırıyor.

Şimdi ise olayın manevi yani iç alemimizde cereyan eden üzüntü,kederlenme tarafını ele alacağız.

Biz insanların hayatında çeşitli dönemlerde ki buna küçüklük evresi de dahil bazı ,yüreğimizi acıtan meseleler karşımıza çıkar.Aslında bu her ne kadar bize göre sarsıcı etkide yapsa da nice nice faydalı yönleride vardır.Aslında bunlar ilk önce küçük küçük tabiri caizse artçı sarsıntılar ile gelir.Mesela küçük bir çocuğun aşk acısı çektiğini söylemek biraz komik olur.Öyle olsa o çocuğun buna katlanma ihtimali çok düşüktür beklide hiç yoktur.Onun gönlünü elindeki şekeri ,oyuncağı alarak veya sert bir bakışla,sert bir sesleniş ile kırmayı başarabilirsiniz.Biz her nekadar hissetmesekte o bunu çok içerlemiştir ve yüreği fena derecede yanmıştır.

Sizden azcıkta olsa bir anlayış bekler.Halbuki bilmez ki siz esasında bu hareketinizle onu bazı tehlikelerden korumak istemişsinizdir.Zamanla sizi anlayacağını düşünür asla bu hareketinizden dolayı geri dönüş yapmazsınız.Ama o bunu anlamaz.Acaba çocuğun bunu engelleyecek bir gücü olsaydı sizce denermiydi?Hiç şüpheniz olmasın.Bu satırları unutmayınız çünkü aşağıdaki açıklamalarımızda bizlere kılavuzluk yapacaktır.


O’nun garibi olabilmek

26 Tem 2009

Kimse kimsenin “malı” değilmiş.
Ama bizler doğdumuzdan itibaren etrafımızda neyi görmüş isek hep sahiplenmişiz,kendimizi bize yakın olanlara,bizde duranlara ,kendimizi dahi bize malik zannetmişiz.

Bu zan ile yetişenler yetiştirmiş bizleri.Onları bizim sahibimiz kendimizi de onların sahibi görerek hayatı devam ettirmişiz.Bizim sahip olduğumuzu zannettiğimiz şeyleri zamanı gelmiş çekip almışlar,koparmışlar.Hiçde sormamışlar,müsaade istememişler.Malik olduklarımıza muktedir kabul etmişiz kendimizi.Bu benim bana ait diyerek sımsıkı sarılmış kendimiz adına mahrem,dokunulmaz hale getirmişiz.

Halbuki hakiki malik olan Allahu Teala kendi mülkünde dilediğini yaparak asıl sahibin kim olduğunu bize sürekli hatırlatır durur.

Madem sen çocuğunun sahibisin engelle hasta olmasını.
Madem sen seninsin engelle vefatını.
Çoğaltabiliriz böylece misalleri.

Meğer herkez bu kainat alemine tek fert olarak gelmiş ve terk fert olarak gidiyormuş.Aslında sen çocuğunu,anneni veya sevdiklerini korumuyormuşsun.Allahu Teala imiş asıl merhamet eden,şefkat gösteren,seven,gözeten.O sana bazı duyguları aşılayarak bunu yapmanı istemiş dünya medeniyetinin devamı için.
Sen sana göre suçlu olanı her an bir kaşık suda boğmak arzusu ile yanıp dururken O belkide yüzyıllar boyunca bakıp büyütmüş,beslemiş kulunu.Sence bakarsan göremezmişsin bu şefkati, merhameti ve mühleti.O’nca bakamayanlar mevcudata karşı hep bir hırs,öfke ve intikam duygusu ile yanıp tutuşmuşlar.

En hüzünlü anlarında hani nerede sevdiklerin,sevenlerin.Beni kimsecikler anlamaz der ve ağlardın hüngür hüngür.Kimsecikler sana merhem olamıyordu değilmi.O en düşkün anlarında hep seninleydi,seni hiç yalnız bırakmayan olarak hep O’nu hissederdin.

Etrafındaki insanlar tarafından her hırpalanışında gitgide yalnızlaşırdın.Yalnızlık ilk zamanlar nede dayanılmaz bir hal alıyordu senin için.Sonra gördün ki bir yerde yalnızlaşıp uzaklaşırken bir yandan bütünleşip yaklaşıyordun.

Sen başkalarına kendini muhtaç hissederdin bir zamanlar.Nede ağır gelirdi bir başkasına muhtaç olmak.Fakat gördün ki aslında varlık aleminde herşey bir aynaymış.Sen asıl O’na muhtaçmışsın ve asıl ihtiyaçlarını karşılayan da O imiş.Zaman içinde hep O’na ihtiyacın olduğunu anladın.İstedin sürekli istedin bir kez olsun sana ağır geldimi O’ndan istemek?…En mahrem meselelerini en yakınlarınla bile paylaşamazken hiç çekinmeden çıkıp O’na arz ettin hali pürmelalini.İşte O sana bu kadar hatta bundan daha öte yaknımış değilmi?

Baban,annen,sevdiklerin bugün sana nasılda sahip çıkıyorlar.Ama zamanı geldiğinde seni hatalarından dolayı ittirirler koparırlar kendilerinden.O sana sahip çıkarsa, hatalarından dolayı seni ne atar,ittirir ve nede kendisinden koparır.

Zaman gelir sevdiklerin ve seni sevenler için artık fazlalık gibi gözükmeye başlarsın.Onların bu halleri esasında senin nereye ait olduğunu gösteren hikmetli bir eylemdir.Tabi görene köre ne.Ama O’nun için sen asla bir fazlalık değilsindir hatta olayın merkezindesindir.
O’nun garibi isen sen hiç yalnız değilsin üzülme.
O’nun garibi değilsen sen yalnızlığa mahkum olmuşsun üzül.

Asıl garip terk edilmiş,malı mülkü olmayan,miskinler değildir.
Asıl garip varlığın,yokluğun ve yoksunluğun içerisinde sadece O’nun olduğunun şuuruna erip O’ndan başkasının olmadığının farkına varabilenlerdir.

Meseleyi acizane biraz olsun yansıtabilmişizdir inşaAllah.


Hangi İslam?

26 Tem 2009

Bazı insanlar vardır aile içinde olsun diğer sosyal aktivitelerde olsun İslami olmayan bir hayat nizamı içinde bulunurlar.Aslında hepimiz müslümanızdır kendimizi asla bunun dışında görmeyiz.

Fakat inandığımız İslam ile hayatımızdaki İslam arasında mesafeler vardır.Bunu bilir ve sızısını hissederiz kalıcı olmasada.

“Ondan” olduğumuzu hissetmek isteriz bazen.Ondan olduğumuzu gösteren eylemler içine de gireriz bazen.Kalıcı olmasada.

Söylemler,eylemler bizleri onun dışında tutsa da biz bir yerlerden gireriz, belkide sığıntı gibi dururuz.Bulunduğumuz yerde fazlalık olduğumuz hissiyatının verdiği bir dürtü ile sığıntılaşırız,yakıştırırız kendimizi.Ondan olduğumuzu hem biz görelim hemde herkez görsün istediğimiz için yakınlaşırız yakınlaştığımız zannıyla.Aslında herşey zandan başka bir şey değildir.Zan ile hayatına düzen verenler gerçeğin içinde bulunduğunu düşünerek sürekli aldanır aslında.

Bir kişi size veya bir topluma İslam adına bir şeyler yazar,paylaşır.İçinde İslam olduğu için kendimizi ona ait gibi hissederiz ve katılırız söylenen her şeye.Söylenenler belkide bizim yapmak isteyipte yapamadıklarımızdır.Gerçi İslam bizim için hep bu düzlemde kalmamışmıdır?…

Özümüzde yoksa bari sözümüzde,yüzümüzde,üstümüzde,durduğumuz tarafta olmalı İslam.İşte bu İslam tarafında görünme çırpınışlarından başka bir şey değildir herhalde.
Biz bunun bizim seçtiğimiz İslam değil de daha çok bize seçtirilen İslam olmasından ileri geldiğini düşünüyoruz.Allahu Teala’ya inanmak halbuki bir tercih melesi değimlidir?
Bizleri o ulvi faziletli hallere kavuşturacak olan bizim hür tercihlerimiz değimlidir?
Kur’an-ı Mubin’de Hucurat suresinde, “(Bedeviler, “İnandık” dediler. De ki: Siz iman etmediniz, fakat “İslam olduk” deyin) deniyor.Burada ne denmek istediğini sizin anlayışınıza bırakıyoruz.

İslami figürlerle,söylemlerle var etmeye çalıştık kendimizi İslam içinde.Peki İslam bizim içimizde değilse biz nasıl islam’ın içinde var olabiliriz?İslam sadece doğruları söyler ve doğru yolu gösterir bunda ne şüphe.İslam adına söylenen doğruların yanında olmak islam’ca doğru olmakmıdır?İslam adına sözümüz doğru ama yolumuz yanlış olursa bu bizim adımıza derin bir çelişki değilmidir?

Oruç tutmayıp sahura kalkmakla İslam olunurmu ki?

Hangi İslam’ın neferiyiz?

Özümüzdekinin mi? Sözümüzdekinin mi?


Tevazu

26 Tem 2009

Toplumumuzda çok da doğru olmayan bir tevazu kültürü hakim oldu gidiyor.Eğerki bizler gerçekten inanmış mü’minler isek tevazu konusunda da bir ölçümüz olmak zorundadır.

Nasıl ehli tevazu olabiliriz sorusunun hiç şüphesizki en güvenilir kaynağı veya en doğru bilgi alabileceğimiz kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Sünneti Resulullah’dır.Bu iki mühim kaynağın haricinde gösterilen veya dile getirilen tevazu şekli yanlıştır beklide bir çeşit riyadır.

Bazı tevazu şekilleri vardır ki her şeyi ile bir hakaret kültürünü yasıtmaktadır.Mesela siz birisine “Siz iyi bir insansınız veya Müslümansınız” deseniz karşılık olarak aman efendim biz “adi” adamın birisiyiz karşılığını alabilirsiniz veya kendini alçaltıcı herhangi bir kelime duyabilirsiniz.Fakat aynı kişiye hakaretamiz bir söylemde bulunsanız bakıyorsunuz ki iş tersine dönüyor ve tepki gösteriyor.Buda gösteriyorki esasında bu kişi ehli tevazu değil sadece kendisini öyle göstermeye çalışan bir riyakar oluyor.Hem Allah Resulünün böyle bir uygulaması varmıki?Efendimize böyle iltifat namına bir şey söylendiğinde kendisi adına “adi” kelimesini kullanmışmıdır?Biz tevafuk edemedik,varsa eden buyursun söylesin.

Kur’an’dan ve Sünnet’ten kaynağını almamış her duygu kişi için aslında fazilet değil zaman sonra karşısına çıkacak olan bir zillettir.Her kişi kendisinde var olmayanı dile getirerek sadece kendisini kandırmış olur-olmaktadır.Halbuki tevazu ilahi bir duygudur.Kaynağı direk oraya bağlanmaktadır-bağlanmalıdır.

Bu fazilet duygusunun bir yanılgı boyutuna dönüşmesinin asıl sebeplerinden biriside tevazunun beşer arasında alınıp verilen,zahiren gösterilmesi gereken bir dürtü haline dönüşmesidir.Herhalukarda kişilerin sadece Allah’a karşı bir ebediyet sorumluluğu vardır.İkinci kişilerin sizin hakkınızda ne düşündüğünün çokda önemli bir tarafı yoktur.Tevazu duygusunun aksi istikametinde gözüken riyanın iç dünyamızda hortlamasının sebeplerinden biriside doğru bilinmek,güzel görünmek vb. güdülerin açığa fazlasıyla çıkmasından ileri gelmektedir.

Allah-u Teala Kur’an’ın çeşitli ayetlerinde kibirden ve riyadan bahseder.Halbuki batıni anlamda kimseye malum olmayan bu hadise yüce Allah’ın zemmine sebep olmaktadır.Allah orada devreye girmekte ve bu halin doğru olmadığını bizlere bildirmekle beraber müdahale etmektedir.Bu hal ile asla kendisinin rızasını kazanamayacağımızı emir buyurmaktadır.

Allah-u Teala bizlerden samimi ve gerçek bir mütevazilik beklemektedir.Bir insanın “gerçek”tevazu sahibi olabilmesi için evvela kendisinin acziyetini idrak edebilmesi gereklidir.Mahviyete ve acziyete uzanamamış kişilerin tevazu ehli olduğunu söylemek veya kişinin kendisini o şekilde tarif etmesi gülünçlükler bataklığına saplanmaktan başka bir şey değildir.Hakiki tevazu sahibi olmak için Allah’ı tanımak gereklidir.Bu tanıyış bilgi ile değil yakınlik ile ancak olabilir-olur.Tavazu tembel insanların değil ancak Hak yolda yakıne erme yarışında olan şahısların elde edebileceği fazilet duygularından sadece bir tanesidir.

Bir şeyin ne kadar kuvvetli ve yüce olduğunu anlarsak o seviyede ne kadar küçük ve aciz olduğumuzu anlarız.Hem her şeyi ile yaratıcısına sonsuz derecede muhtaç olan bir mahlukun varlık davasına soyunması yanılgının karanlık dipsiz çukurlarına düşmekten başka yolu yoktur.Bazıları bu davayı şuurlu bazıları ise şuursuz olarak güder.Sonuç olarak bir uyanıklık hali olmazsa düşülecek nokta yine aynı yerdir.

Çok şık giyinen bir insanın kibir,riya sahibi olduğunu hiçbirimiz iddia edemeyiz.Hırpani giyinmiş ve miskin gözüken birisininde mütevazi olduğunu söyleyemeyiz.Tevazu iç dünyamızda aslında Rabbin karşısında hale dönüşen bir duruştur.”Allah sizin şekillerinize bakmaz.O sizin amellerinize,niyetlerinize bakar” Ayet-i Kerimesi ne kadarda olayı güzel anlatıyor.Tevazu Hakk’ka erme yolunda mesafe kat edebilen zevatlarda gelişen-ikram edilen bir fazilettir.Kendisini her kim olursa olsun başkasından üstün gören tevazu sahibi değildir vede olamaz.Üstünlük ancak Allah’a ne kadar yakın olduğumuzla alakalı bir meseledir.Dağdaki bir çoban firavun gibi kibirli olabilir.En yüksek makamdaki bir insan da Allah’ı tanımak ve bilmek kaydı ile çok mütevazi olabilir.Buradaki biliş ve denge sadece Allah’a has bir mahremiyettir.

Bir mesele karşısında eğerki tevazu gösterip duruyorsanız buna kalbimizde inanmalı.Dil tevazuda ama kalp firavun gibi kibirde ise acaba istediklerim neden olmuyor diye sorup durmamızın gereği yoktur.Bir başkasının bu hal ile Allah’a yaklaşamayacağını çok iyi biliyoruz ama bu gerçeğin bizim için de söz konusu olduğunu hep görmezden geliyoruz.

Şu üç şey oluşmadan bu bir şey oluşmaz.
1-Acziyet
2-Mahviyet
3-Fakr-u Zaruret

Eşittir

Tevazu.


İki farklı insan iki farklı imtihan

26 Tem 2009

Sınav: Güç, direnme, dayanışma gerektiren, sonucunda deneyim kazandıran zor bir durum. Kaynak:TDK

Bugünkü konumuz imtihan olsun.

Anladığımız dilden bir Kur’an-ı Kerim’i açıp baktığımızda imtihan ile ilgili çok mesajlar olduğunu görürüz muhakkak.
Mesela “”O amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi ve güzel olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” Mülk/2.

Hiç şüphesiz ki her insan hayatının çeşitli evrelerinde ve çok değişik meselelerle imtihana tabi tutulacaktır.Bir an dahi olsa kendini bundan müstağni gören ve sıkıntıların,imtihanların olmadığı bir hayat yaşayacağını zanneden,yaşamak isteyen kendini kandırmış ve karşılığı olmayan bir beklenti içine girmiş olur.

Ayrıca imtihan edilmek kişiye neden böyle bir yaratılışla dünyada var olduğunu anlamlı hale getirecektir/getirir.Böyle bir bakış açısı insanın başına gelen çoğu şeyleri katlanılır kılar ve eksiklik,yokluk,yoksunluk gibi duygularını silip süpürür ve manevi lezzetlerin keşfine sebebiyet verir.Çünkü imtihanın gelme sebebi “kişide bir şeyleri yok etmek değil eksik olan çoğu şeylerin yerini doldurmak” içindir.

İmtihan bir azap ve zulmün (haşa) gereği değil bir merhamet ve şefkatin,gereğidir,tecellisidir.Çünkü imtihanlar “uyutmaz” uyandırır.Ötelere doğru “ince ve gerekli hayati mesajlar” verir.

Kur’an’da ki Musa peygamberin kıssasını okuduğumuzda firavuna peyderpey gelen sıkıntıları veya imtihanları göreceksinizdir.

Bu neyin işareti olabilir?

Tabiki Allah’ın rahmet,merhamet ve şefkatinin tecellisidir.Firavunu,başına gelecek azabın şiddetinden dolayı uyarmaya/uyandırmaya çalışıyor.Demek oluyorki her insan belirli bir zaman diliminde uyarılır/uyandırılır.

Kimlikleri ile değil de yaşadıkları olaylar açısından incelemeye alırsak,Musa peygamberin ve firavunun nasıl bir imtihan sürecinden geçtiklerini az çok anlayabiliriz(siz Kur’an’ı anlamazsınız,bize sorun diyen hocalara inat).

Görüldüğü üzere karşımızda imtihan konusuna muhatap iki farklı kişilik bulunuyor.Birisi ehli iman diğeri ise ehli küfür.

Beraber kısaca irdeleyelim.

Evet yukarıda birisi ehli iman diğeri ise ehli küfür olarak zikretmiştik.Şuanda da dünyamızda bu ayrı iki kutup yaşamaktadır.O zamanda imtihandaydılar bu iki güruh,bugünde aynı şekilde imtihanda.Demiştik ya imtihan bir şeyler katmak için gönderilir.

Acaba ehli imana ve ehli küfüre nasıl bir katkı sağlayabilir imtihan?

Allah-u Teala (c.c.) imanda sürekli bir terakkiyet ister hatta emreder.Terakki edememiş bir imanın kişinin başına neler açabileceği ve şeytanın hile ve desiselerine nasıl alet olabileceğini bize haber verir Kur’an’da.

İmanın terakki edebilmesi için kalben dünyaya ait tüm havatıratlardan,beklentilerden vazgeçmek gerekir.

Vazgeçeceğiz çünkü çok sevdiği hanımıyla halvet halinde olan bir insanın nasıl Allah yolunda can vermek için harp meydanına koştuğunu anlayabilelim.
Vazgeçeceğiz çünkü tüm aile fertleri bir bir şehit olmuş olan o mubarek validemizin harp meydanına geldiğinde “Resulullah yaşıyormu diye sorup,Efendimizi gördüğünde anam,babam sana feda olsun Ya Resulallah” demesini anlayabilelim.
Vazgeçeceğiz çünkü Allah yolunda savaşmamayı zayıf bir iman ve utanç kaynağı addeden o mubarek,nurlu Allah eri güzide sahabeleri anlayabilelim.

Peki bu mubarek insan topluluğu nasıl bu seviyeye gelmişlerdir?

Bu sorunun cevabını bulabilmek için onların ilk İslam oldukları dönemde ve daha sonraki dönemlerinde tabi tutuldukları imtihanları gözden geçirmemiz yeterli olur.Görülecektir ki onlara gelen bu imtihanlar çoğu eksik,fazla şeyleri alıp götürmüş ve onun yerine kabul edilebilir,sağlam ve Allah’ın razı olduğu bir iman akidesini bırakmıştır.

Demek buradan da anlaşıldığı gibi bizim zannettiğimiz bir süreç söz konusu değildir.Onların imtihanları imanlarını dolayısıyla öteye olan iştiyaklarını kat be kat arttırmıştır.Böyle bir teklifi kabul etmemek,burun kıvırmak,isyankarane tavırlar içine girmek doğru bir “duruş” olmadığı gibi “ben Allah’a inanıyor ve O’nu seviyorum diyen bir mü’mine asla yaraşmaz.

İmtihanın Allah’a inananlar üzerinde hem bu dünyada hem de ukba aleminde çok önemli tezahürleri söz konusudur.O halde bizler de”Anam,babam sana feda olsun ya Resulullah” diyene kadar mücadeleye devam edeceğiz ve gelene boyun eğip burun kıvırmayacağız.

Allah-u Teala ehli şirk ve küfürden,Zat-ı Uluhiyetine karşı iman esaalarına uygun teslimiyet ister.Çeşitli vesilelerle onlara imtihanlar gönderir ve tefekküre sevk etmek ister.Aynı firavuna gönderdiği sıkıntılar gibi.Ümmeti davet olan bir gayri müslim,Kur’ani yönelip inceleyecek ve firavunun hayatını gözden geçirerek son nefeste getirilen şehadetin bir kıymeti olmadığını anlayacak.

Görüldüğü üzere Allah kullarına asla zulüm olsun diye imtihan göndermez.O (c.c.) zaten zulmetmez.O isterse isyan ehlini helak eder ve imtihanada gerek kalmaz.Fakat yaratılışın bir gayesi var.

İmtihan “mü’minde arttırıcı,ehli küfürde ise yok olanı tamamlayıcı bir unsur olarak tezahür ediyor.”Bu ayrıntı düşünmeye değer.

Söylenecek çok söz var muhakkak.O’nun lutuf ve keremini anlatmaya kelime,idrak ve zaman yetmez.Onun için sözü fazla uzatmak doğru olmaz.

İmtihanlarımızın hayırlara vesile olması dileği ile.


Neden muradımızı terk etmeliyiz?

26 Tem 2009

Allah’ın adıyla başlarız…
Çünkü O’nun adı her işin tatlılaşmasına,bereketlenmesine,ziyadeleşmesine,nurlanmasına vesile olur.

Bu seferki yazımızda neden tüm arzu,istek ve muradlarımızdan vazgeçip Hakka teslim olmalıyız konusunu ele almaya çalışacağız.Refikimiz Allah’dır.

Öncelikle sizlere konuyu zihnimizde açığa kavuşturma adına Eyüp a.s’ın imtihanıyla ilgili bir kıssa aktarıcaz.

Şöyle ki,

Malumunuz o asil ve mübarek (Ona,ehline ve inananlarına yani kardeşlerimize Allah salat ve selam etsin) Peygamber bedenen bir hastalığa maruz kalmıştı ki hanımı dahi yanında duramamış uzaklaşmak durumunda kalmıştı.İşte o mübarek insanın bütün vücudu kurtlanmıştı.İlginçtir ki bu kurtcuklar birer Allah’ın askerleri edasıyla hummalıca bir çalışmayla görevlerini ifa ediyorlar.Tabi iş kalbe dayanmıştı.O zaman o kutlu insan Rabbimize bu kurtlar artık kalbime kadar geldiler,kalbimi de yiyip senin zikrinden alıkoyulmak istemem diye niyazda bulunur.

Bu kurtlar belli bölgeleri yiyemiyorlar.Bu kıssa içinde ve konumuzla da alakalı olan yerine gelelim asıl.Vucudunu kaplayan kurtlardan bir tanesi yere düşer.Eyüp a.s onu senin nasibin burada deyip alır ve yerine koyar.Ne hikmettir ki bu imtihandan dolayı ah demeyen bu kutlu insan o yerine koyduğu kurtdan dolayı canı acımıştır.Bunu sebebini sorduğunda Allah’a şöyle cevap almıştır.O kurtları senin bedenine ben musallat ettim ve bunu kaldıracak takati de sana verdim.Fakat o yere düşen kurt’u alıp bedenine koyan sensin.Kısaca kıssa bu.

Şimdi bu kıssadan konumuzla alakalı hisse çıkarmaya çalışacağız.

Şüphesiz ki Allah c.c. dünyanın yükünü insanın sırtına yüklememiştir.Fakat biz insanlar bu gerçeğe rağmen illede yükü sırtımıza alıp taşımak istiyoruz.İnsan yaratılış itibariyle zayıftır.Her an yaratıcısına sonsuz derece de muhtaçtır.Acziyeti ve zayıflığı bunun en bariz göstergesidir.

Aslında yük insan’a değil sahip olduğu iman’a yüklenmiştir.

İman duygusu ise Allah’ın her şeye nüfuz ettiğini ve tuttuğunu,taşıdığını hissetme halidir.Yani bizler O’na,O’nun istediği gibi inanırsak O bizi ihata etmiş olur.Zaten ihata etmiştir fakat farkı bizim bunu hissedemeden yaşayışımızdır.

Bir kimsede gerçek iman filizlenirse görecektir ki aslında hayat namına zor olan hiçbir şey yoktur.Çünkü o iman kişiye dünyada ki tüm güçlere meydan bile okutturur.Tarih bunun böyle olduğunu her dönem de kayıt altına almıştır.

Bu güç bizdenmi peydah oluyor?Tabiki hayır.Çünkü bizler o hakiki iman seviyesine kavuşmadan önce böyle hissetmiyorduk.Ama hakiki imana kavuştuktan sonra hissetmeye başladık.Ozaman yükü bizler değil Allah’ın kudreti taşıyor.Fark bizim vesile oluşumuz.

Allah işte bizim bu sahip olduğumuz imanla dünyaya nizam vermek istiyor ve bizlere bu kutlu,kutsal görevi teklif ediyor.Buna Allah’ın yeryüzündeki halifesi olma bilinci de diyebiliriz.Ayrıca kulluk şuuru da diyebiliriz.

Bedir’i misal alalım.

300 kişilik küçük bir orduya karşı 3000 kişilik bir ordu.Peki bu kalabalığa karşı onları bu kadar cesur kılan şey nedir?Tabiki gönüllerinde peydah olmuş o muhteşem imanlarıdır.Yani onlar sahip oldukları imanları ile bu orduyu yeneceklerine inanıyorlar,hissediyorlar.Onlara bu hissi ilham edenin Allah değil de kendileri olduğunu düşünmek doğru bir akıl olur mu?Evet olmaz.

Allah’ın Peygamber’inin sorumluluğunu ve taşıdığı yükü bir düşünsek ya.O beden bu yükü nasıl taşıyabilirdi.Okadar küffara karşı nasıl milim şaşmadan karşılarında dimdik durabildi-durabilirdi?Bunu Peygamber yaptı demek nefislerimize yapacağımız bir zulüm değilmidir?O mübarek elçi kendisinin de tercihleri doğrultusunda sadece Allah’ın yeryüzündeki nizamını sağlamaya çalışan bir vesile idi.

Yani iş Allah’ındır…

Peki bu kutlu insanlar Allah’ın emir buyurduklarını değil de kendi uygun gördüklerini yapsalardı ne olurdu? O yükün altında ezilir kalırlardı herhalde.İman gönül kulağına bunu fısıldıyor.

Şimdi olayı bize indirgeyelim.

Bazılarımız araba ister,evlenmek için erkek kadın peşinde,kadınlarda erkek peşinde koşarlar (Siz üzerinize alınmayın).Bu ve buna benzer çeşitli arzular peşinde koşmuşuzdur-koşuyoruzdur-koştuk.Halbuki bizler bize emredilen kulluk vazifesini ifa peşinde koşsak göreceğiz ki bizim o diğer olması gereken işlerimiz tamamlanacaktır zaman içinde.Yapmamız gereken fedakarlık,sabrımızdan başka bir şey değildir.Allah kendi zikrinden dolayı diğer işlerine vakit bulamayan dolayısıyla yarım kalan işlerine kefil olduğunu bize haber veriyor.İşte O’na kulluk bu kadar aziz bir şey miş.

Bir şey sen istemeden gelirse Eyüp a.s gibi takatini de sana gönderir Allah.Sana kendisi ile hemhal olma devletini verir.Bir yandan sıkıntıya sokar ama diğer bir yandan sana onu taşıyacak bazı taktikleri öğretir.Mesela sana bazı manevi fetihler ihsan eder.Sen onlarla meşgul olurken gelen sıkıntıyı ne hissedersin nede sana bir gam olarak görünür.Hatta zamanı geldiğinde sıkıntıların gitmesini değil de gelmesini isteyen müptelalılara dönersin.Verici O değimli? Evet O.Dilerse sıkar dilerse genişletir.

Eğer ki bir şeyi sen isterde alırsan ozaman yere düşen kurdu kendi elinle alıp vucuduna koymuş olursun.İşte bu sefer canın yanar.Eh Allah’ım çok canım yanıyor dersin ve döner durursun.Dön dur tabiki de çünkü isteyen sendin.Eğer ki bir şeyi istiyorsan ardından gelecek olan sıkıntıya da katlanacaksın.Sıkıntılan ki bir daha isterken seçici olmaya özen göster.Nerden bildin istediğin şeyin sana salah getireceğini?Hem Allah hayırlısını versin de hem de hayırlısını versin dediğin olayda diret bu olsun de.Bu hale aklı eren varsa beri gelsin.

Halbuki şöyle deseydik,

Allah’ım ben benim hakkımda neyin hayırlı veya hayırsız olduğunu bilemem.Herşeyi bilen sensin.Senden bana hayırlı bir eş veya ev veya başka bir şey vermeni diliyorum.Dedikten sonra fıldır fıldır aranmaya başlamıcaz.Bizler bu arada kulluğumuza devam edeceğiz.Hani işi O’na havale etmiştik ya,güveneceğiz ve bize en hayırlısını vereceğinden hiçbir şüphe etmeyeceğiz.Sen istedin O dilerse verecektir.Artık kafanı o tarafa yormana gerek yok.

O sana mülkünden verdiğinde ama senin beklediğin gibi çıkmadığında (Zahiren biz öyle zannederiz) göreceğiz ki onu taşıyacak gücüde bize verecektir.

İşte bizler beklenti içine girmek yerine gelene rıza gösterip bizden istenen esas işe bakacağız yani kulluğa.

Merak etmeyelim.Allah zatına kul olanları mahrum etmez,keder içinde bırakmaz.

Kadere teslim olan kederden kurtulurmuş.

Asıl mahrumiyet ve keder O’dan ayrı kalarak şu aziz ömrümüzü heba etmemizdir.

Konuyu inşaAllah aksettirebilmişizdir.

Allah’a hakkıyla teslim olup kutlu görevlerle vazifelendirilmemiz dilekleri ile.


Kıymet Bilmek üzerine…

26 Tem 2009

En başta söyleyelim her insan kıymetlidir.
Hatta yaratılmış olan herşey kıymetlidir,gereklidir vede hikmetlidir.Yani siz,biz veya öteki bir amaca ve hikmete binaen var edilmiş bulunuyoruz.

Bizler varlığın sahibinin ne denli kıymetli olduğunu bilerek değilde farkına vararak azda olsa anlayabilsek kendi varlığımızın kıymetinide belki anlamış oluruz.
Öyleya insan alemlerin özüdür dolayısıyla herbiri birbirine bağıntılı kılınmış.

İnsanoğlu ne kadar kıymetlidir ki var edilmiş ama başıboş bırakılmamış.Var edilişten bu yana sürekli ilahi öğreti ile bir insani eğitim sürecinden geçirilmiş.Çeşitli vesilelerle uyarılmış neyi nasıl yapacağı söylenmiş-emredilmiş.Söylemler istikametinde hareket etmeliymişiz ki kıymetimizden birşey kaybetmeyelim.Bunun böyle olmasını isteyen herhalukarda sahip olduğu şeyin kıymetini en iyi bilendir.Bunun ne şekilde olduğunu aşağıda yeri geldiğinde mesellerle ifade etmeye çalışacağız.

Hepimizin malumudur insandan başka hiç bir varlığa öldüğü zaman yapılan tören,merasim ve ihtimam gösterilmez.Bize göre hangi şeyin devam etmeyen varlığı kıymetlidir?Görüyoruzki insanı var eden Allah ne kadar kıymet veriyorki şahanesine onun vefatından sonra bile alelade görülmesine müsade etmiyor her türlü ta’zim üzere ebedi ikametgahına yolcu ettiriyor.O kadar şahanesine sahip çıkıyor ki yaşadığı halde de vefatında da yalnız bırakmıyor ve sürekli murakabe altında tutuyor.

Bir şeyin kemalata erebilmesi için (kendi özelliği içerisinde) gayretler sarf ederiz.Bunun insanca iki sebebi olabilir.

1-Ondan çıkar sağlamak
2-Ona kıymet vermek

İlahi boyutta ise mesele sadece kıymet verilmesinden ileri gelmektedir.Varlığın sahibinin,hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah’ın,herşeyin bir “ol” emri mesabesinde olan varlık karşısında ne çıkarı olabilir?

Şimdi ise bizler nasıl davranıyoruz bütün bu anlatılanlar doğrultusunda ona bakalım.

Bizler sahip olduğumuz yetilerle karşımızdaki insanlara şirin gözükmeye dolayısıyla onların akıllarını ve gönüllerini kendimize esir etmek kaydıyla kıymetdar olduğumuzu hatırlatmaya-hissettirmeye-bildirmeye çalışırız.Kaldıki bu 1,2,3 değil daha fazla kişilere bunu göstermeye çalışırız.Çünkü her nekadar kıymetimizi gösterdiğimizi bilsekte-anlasakta her ne kadar karşıdaki bunu görüp ona göre bize muamele etsede asla ve kat’a yeterli gelmeyecektir-gelemez.Bunun yegane nedeni ise bu güdünün bir ebediyet duygusu ile alakalı olmasından kaynaklanmaktadır.Öyle bir kıymet veren olacakki tam-kafi-yeterli-doyurucu olsun ve mutmain olabilelim.

Size kıymet vermek değilde sahip olduğunuz maharetlere kıymet verenler yarın siz bu mahir özelliklerinizi kaybettiğinizde bir surat ekşitme hakereti ile sırt döneceklerdir.Siz siz olun umutsuzluğa kapılmayın,yapmanız gereken sadece akıllı olmak ve meselenin gereçeğini yakalamak.

Buna bir kaç mesele verelim,

Mesela sizin kıymetini en çok kim bilebilir?
Ebeveynlerinizmi,eşinizmi,çocuğunuzmu,akrabalarını zmı yoksa diğer insanlarmı?
Şöyle bir göz atarsak ilk 3 seçenekte bulunanlar bizim kıynetmizi daha iyi bilirler.Eh haliyle her kişide kendisine kıymet veren tarafta olmak ister onlarla hukukunu daha çok geliştirir (Bu cümleyi unutmayalım aşağıda atıfta bulunulacak).Çünkü insanda kıymet verilmeyi arzulama güdüsü baskın bir şekilde vardır.Biz sizin çocuğunuza sizden daha fazla kıymet vermeyiz belkide hiç umursamayız.Bizden annenizin size verdiği kıymeti vermemizi beklemeyin.Kıymet verme alış verişlerinde birde kıskançlık denen bir kavram işin içine dahil edilir ki bu apayrı bir muamma.Mesela bir hanım eşine “Ailene benden daha fazla kıymet veriyorsun,ebevenyler ise Hanımına bizden daha fazla kıymet veriyorsun” gibi.Konumuza geri dönelim.

Madem herkezin kıymetini ya sahibi yada kendine en yakın olan bilebiliyor,sizi ve sizden olan olmayan herşeyi yoktan var eden,kıymet duygusunu bile var eden Allah’ı bu değer ölçüsünden uzak tutuyor ve öylece gafilane bir şekilde yaşıyorsun-yaşıyorsunuz-yaşıyoruz-yaşıyorlar?

Şunca senelik ömrü hayatınızda size en kıymet verenlerin acziyetini-nankörlüğünü göremiyormusunuz?Bu kıymet vermelerin içerisinde bir yetersizlik,kifayetsizlik,anlamsızlık olduğunu neden göremiyoruz?Evet madem bu güdü bizde var edilmiş maneviyat dahilinde bu ihtiyacı karşılamazsak tabii olarak başka başka vesileler bulacağız tatminkar olmak için.Madem bulduk o halde hala neden bu canhıraş bir tavırla kıymet verilmeyi isteme hareketleri?
Ozaman bizler gerçekte asıl kıymet verene kendimizi bırakmamışız-bırakamıyoruz.

“Eh haliyle her kişide kendisine kıymet veren tarafta olmak ister onlarla hukukunu daha çok geliştirir (Bu cümleyi unutmayalım aşağıda atıfta bulunulacak).” demiştik yukarıda.

Kıymetimizi tekrar kazanmak istiyorsak tarafımızı değiştirmeliyiz.Tarafımızı değiştireceğizki O’nunla hukukumuz gelişecek,güzelleşecek çokca kıymettar olacağız.Biz kıymetli olduğumuzun farkına ancak O’nunla varabiliriz.Hertürlü maharetimizi veya yapmamız gerekenleri O’nun için yapacağız ki yine O’nun kıymettarlar ordusuna dahil olabilelim.

Biz O’nun olduğumuz için zaten kıymetliyiz.Daha farklı bir şekilde kıymet duygusunu yaşamak için kimseye ihtiyacımız yoktur-olamaz-olmamalı.

Hem bir deneyin bakın nasılda “iğreti” duruyor.Biz olursanız sizi çok iyi tanırsınız!

En kıymetlimize başka başka kıymetler peşinde koşup kıymetsizleşen bizi adamamız dileği ile..


Karlı dağlarda bahar olup açabilmek

26 Tem 2009

Sizlerde görmüşsünüzdür,bazen de hayranlık uyandıran bir hal içinde seyr etmişsinizdir o yüce ve yalçın dağları.Onların tepeleri hep karlı,zorlu ve rüzgarlı olur.Hep bir bahar’ı beklerler ağuşlarını açarak.

Tepelerinde en narin güllerin açacağı zamanı beklerler.Beklerler ama hiç umutsuzluğa düşmeden.Evet onlarda kendilerine baharı getirecek bir fatih bekler.

Soruyoruz bazen kendimize bizde karlı bir dağın tepelerine baharı getirebilirmiyiz diye.Acaba bizlerde bir gün beklenilen fatihlerden olabilirmiyiz diye düşünüp duruyoruz.
Oluruz elbet baharın sahibi isterse.Yüklerlerse sırtımıza ve al götür denirse şu dağın tepesine baharı elbet bizlerde bir dağın fatihi olabiliriz.

Ömrünün her döneminde kışı yaşamış olan siz nasıl olacakta bir bahar olup açabileceksiniz karlı dağların tepelerinde hiç düşündünüzmü?Sözü kış,özü kış bir insan düşünün.Hayatının en güzide dönemlerinde ayağına getirilmiş ve altın bir tepside kendisine sunulmuş,ikram edilmeiş baharın yüzüne bile dönüp bakmamış.

Nice karlı dağlara benzeyen gönüller vardırki onlar hep bir gün kendilerine baharı getirecek fatihler beklemektedirler,aramaktadırlar.Heyhat daha çok beklersiniz a dostlar söylemedi demeyin.Çünkü bahar gönüllülerin,o eli öpülesilerin çoğu toprak altında ebeden istirahat etmekteler.Onlarda bir zamanlar bahar olup açtılar karlı dağ gönüllülere.Onların baharı açtı ve şimdi nasılki bir zamanlar kendilerine bahar olunup açılınmışsa onlarda öylece arayış içindediler.Yokmu bahar olup açılmak isteyen diye sorup durmaktadırlar.

Günlük heva hevesin ardına düşüp soluğu kesilene kadar dünyanın ardına kapaklanıp koşan bizler.Kendi dağımızın tepelerinde bile baharı görememiş,yaşayamamış ama hep olmuş bitmiş gibi davranan bizler.Kendisini baharı getiren bir fatih gibi görüp veya birileri tarafından gaza getirilip öne atılan ama yerine gittiğinde iki baharın fatihi değil iki kışın işgalcisi olan bizler.

Dağın eteklerindeki şe’ne bakıp aldanmayın.Kış yukarıda ta tepelerde.Bir gün olsun yukarı çıkmayı siz deneyin.Hep onların aşağı gelmesini bekleme haksızlığından nezaman vazgeçeceksiniz?


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.